~~~~~
Karar verilmesi gereken bir sürü şey var hayatta. Ayrımlarla dolu bir yolda ilerliyoruz. Her bir insanı mutlu edebilecek bir yol yok. “Şu yol insanların mutlu olacağı yoldu.”, “Bu yol iyi bir yoldur” gibi kesin yargılarla karar verilebilecek bir durum söz konusu olamaz. İnsanları mutlu eden sebepler, hayattan beklentileri, tercihleri farklı oldukça her insan için farklı yollar olacaktır onları mutlu eden. Yollar değişiyor, tercihler değişiyor, beklentiler değişiyor fakat değişmeyen tek şey ne olursa olsun bir yol seçmek zorunda oluşumuz.
Etrafımdakileri incelerken insanların karşılaştığı farklı farklı ayrımlara rastlıyorum. Bir kısım ayrımlar var ki herkesin hayatı büyük bir şekilde etkileyebilecek bir ayrım. Her ne kadar bir ayrım desem de birbirine benzer iki tane ayrım var dikkatimi çeken. Ya hayallerinin peşinden gideceksin ya da gerçeklerin yönelttiği doğrultuda ilerleyeceksin. Ya küçük denizde büyük balık olmayı seçeceksin ya da küçük bir balık olarak kalma ihtimalinin yüksek olduğu okyanusta küçük bir balık olarak hayata atılmayı.
Her insan elbette en iyisini, en güzelini ister. İyi ve güzel olan şeyler hiçbir zaman insana hazır sunulmaz. Dişiyle, tırnağıyla kazıyarak hayat mücadelesi ve çaba verilerek kazanılır böyle şeyler. Ama insanın canını dişine takarak çalışması, kendinden ödün vermesi iyi ya da güzel bir şeyi elde etmesini garantilemez. Bu yüzden hayallerinin peşinden koşmak gerçeklerin yönlendirdiği bir hayattan daha zor ve riskli değil midir? Okyanustaki küçük balıklar mı yoksa denizde büyük balık olup da okyanustaki küçük balıklardan kendini büyük görenler mi daha cesurdur? Denizdeki büyük balık olma hayali taşıyan insanlar vardır belki de diyeceğim ama o insanlar da hayal ederken kendilerini kısıtladıklarından okyanustaki büyük balık olmayı hayal etmek yerine denizdeki büyük balık hayalini kuruyorlar.
Çöl iklimi doğal yaşama ortamı olan bir bitkinin onlar yıl yaşaması mı daha anlamlıdır yoksa doğal ortamı çöl iklimi olmayan bir bitkinin çölde geçen birkaç yıllık hayatı mı? Denizde büyük olmayı tercih edip kendileri sanki okyanustaki büyük balık gibi sananlar için soruyorum bu soruyu. Daha okyanusa çıkacak kadar cesaretleri yokken kendilerini çok fazla büyük görmemeleri gerekir.
Bu düşünceler içinde dalıp giderken yine bu düşüncelerin ışık tuttuğu bir sohbette buldum kendimi sevgili dostumla. Hararetli bir konuşmanı ortasında şöyle devam etti sevgili dostum:
- Gerçeklerin yönlendireceği hayatı sana söyleyeyim. Aslında bu bir döngü. Üniversiteyi bitirirsin. Yüksek lisanstı, askerlikti, şuydu, buydu derken bir işe başlarsın. Evlenirsin. Çocukların olur. Onlar büyür. Sen emekli olursun. Sonra eşinle birlikte ölürsünüz. Bu kadar işte.
- Evlilik de bu döngünün ilerlemesi için sadece bir araç değil mi?
- Aynen öyle. Döngü evlenme evresini işaret ettiğinde birini bulursun. Bulamazsan bile evlenme zamanı geldiği için zaten sevsen de sevmesen de önemli değil. Çünkü “evlenme evresi” nin gerekliliği olarak bu amacı gerçekleştirmek üzere birini bulup evleneceksin.
- Sonrasından da hem çalışıp hem de birikim yapmaya başlayacaksın. Daha iyi bir yaşam için…
- Bu uğurda hobilerini yeterince yapamayacaksın, kendine tam olarak zaman ayıramayacaksın. Hayatın çalışma zamanının dışındaki küçücük dilimde ailene ve diğer sorumluluklarına vakit ayırmayla geçecek eğer bu döngüye girersen.
- İnsan hayallerinin peşinden tam olarak olmasa da koşturmalı. Hayatın o döngüsü ise kendi istediği şekilde döndürmeli.
- Hayran olduğum birisi vardı. Adam bir ay boyunca çalışıyor. Parasını kazanıyor ve o bir aylık parasını kimi zaman ülke içi kimi zamanda ülke dışı gezmelerde kullanıyor. İşte geçirdiği zamanın dışındaki zamanlarda ise atlıyor arabasına gidiyor Doğubeyazıt’a. Hem orayı gezmek hem de fotoğraf çekmek için. Sonra bir bakmışsın Hatay’ın tarihi yerlerini gezmeye gitmiş.
- Süper ya.
- Bu arada adam kendi sorumluluklarını da yerine getiriyor ama diğer yandan da insanların girdiği o klasik döngünün dışına çıkıyor. O klasik döngüdeki insan ne yapar?
- Parasını biriktirir. Gelecekte kendini sağlam almak için.
-Gelecekte çok para ya da mülk sahibi olup, onları elde etmek için harcanan zamanı kendine ayıramayan ya da o zamanı sevdiklerine, hayallerine ayıramayan bir insanın yarım kalmışlığı da söz konusu.
Adana’nın o cehennem sıcağı gibi günleri çoktan başlamışken akşamları en azından biraz serin oluyor. Bu serinliğin üzerine soğuk bir şeyler içerken sohbet etmekse daha güzel.
Bir ara ikimizde sustuk. O sırada aklıma hayallerinin peşinden koşturmaya cesaret eden ve başarıyı yakalayan bir insan geldi aklıma: Orhan Veli. Dostumla da paylaştım bunu. Dedim ki:
- Düşünsene, Orhan Veli’nin yaşadığı yıllar (1914-1950) İngilizce bilen ve üniversite tahsili görmüş bir insan. Bu adam istese o zaman göre çok iyi para kazanabilir. Ama adamın edebiyat üzerine hayalleri var. Yaprak Dergisi için ne kadar çok emek verdiler, ne kadar fedalık verdiler Orhan Veli ve arkadaşları. Parasızlık o kadar dayanmış ki kapıya, dergiyi çıkarmak için ceketini satıyor Orhan Veli.
- Hayallerinin peşinden koştuğu için bir süre zorluk çekiyor. Ve bunun üzerine zor durumdayken bile ceketini satarak hayalini gerçekleştirmeye çalışıyor.
Hayallerinin peşinden koşturmasaydı kim bilir belki onu tanıyamazdık bile. O, hayallerinin peşinden koşturarak okyanustaki büyük balık olmayı başaranlardan. Hem rakı şişesindeki balık, hem de okyanustaki büyük balık….

Tüm Bölümler:
{ istenen bölüme gitmek için yazının üzerine tıklayınız }