Anasayfa | | 2 | | 3 | | 4 | | 5 | | 6 | | 7 | | 8 | | 9 | | 10 | | 11

10 Temmuz 2009 Cuma

Bana Kalem Verseler

Bana kalem versinler
Çizeyim seni kâğıtlara
Vermezlerse eğer
...............kumlara çizerim seni
..............................parmaklarımla


Biraz da boya verirlerse eğer
Yağlı boya tablonu yaparım belki de.
Ne dersin?
Birkaç tane de kır çiçeği
............ellerinde
...............Yüzündeki tebessüme
..................Eşlik etmekte.

03 Temmuz 2009 Cuma

Galiba

{ Dolapları düzenlerken notlarımın arasından çıkan eski şiirlerimden biri. }

Çokça zaman geçtiğinde
Kimbilir nerelerde olacağız senle?
Apayrı dünyaların farklı uçlarında mı?
Yoksa yan yana mı minik bir odada?
Çok merak ediyorum.
Sen o zaman da kendini böyle uzak
Kendini böylesine soğuk mu tutacaksın?
Anlamıyorum.
Seni anlamıyorum.
Anlamak istiyorum ama
Becerebildiğim tek şey seni sevmek galiba

26 Haziran 2009 Cuma

İmge

Saat gecenin bir vaktini gösterirken
Üzerimde, içmediğim halde sigara kokusu
Telefonda cevaplamadığım aramalar
ve ağzımı açmadığım halde
haykırdığım şeyler var:
" Seni çok özlüyorum "

Karanlık tüm asaletiyle çökmüşken şehre
Gecenin uçsuz bucaksızlığı yol almışken içimde
Kulaklarımda makine gürültüsü
Gözlerimin önünde beton yığınları
İmgeden öte tüm duygularımı
Sana değil de geceye, beton yığınlarına anlatırım

16 Haziran 2009 Salı

Çörek Evi Sohbetleri { Bölüm 5 }

Not: Bölümler birbirinden BAĞIMSIZDIR.

~~~~~
" Okyanustaki küçük balıklar mı yoksa denizde büyük balık olup da okyanustaki küçük balıklardan kendilerini büyük görenler mi daha cesurdur? "
~~~~~

Karar verilmesi gereken bir sürü şey var hayatta. Ayrımlarla dolu bir yolda ilerliyoruz. Her bir insanı mutlu edebilecek bir yol yok. “Şu yol insanların mutlu olacağı yoldu.”, “Bu yol iyi bir yoldur” gibi kesin yargılarla karar verilebilecek bir durum söz konusu olamaz. İnsanları mutlu eden sebepler, hayattan beklentileri, tercihleri farklı oldukça her insan için farklı yollar olacaktır onları mutlu eden. Yollar değişiyor, tercihler değişiyor, beklentiler değişiyor fakat değişmeyen tek şey ne olursa olsun bir yol seçmek zorunda oluşumuz.


Etrafımdakileri incelerken insanların karşılaştığı farklı farklı ayrımlara rastlıyorum. Bir kısım ayrımlar var ki herkesin hayatı büyük bir şekilde etkileyebilecek bir ayrım. Her ne kadar bir ayrım desem de birbirine benzer iki tane ayrım var dikkatimi çeken. Ya hayallerinin peşinden gideceksin ya da gerçeklerin yönelttiği doğrultuda ilerleyeceksin. Ya küçük denizde büyük balık olmayı seçeceksin ya da küçük bir balık olarak kalma ihtimalinin yüksek olduğu okyanusta küçük bir balık olarak hayata atılmayı.


Her insan elbette en iyisini, en güzelini ister. İyi ve güzel olan şeyler hiçbir zaman insana hazır sunulmaz. Dişiyle, tırnağıyla kazıyarak hayat mücadelesi ve çaba verilerek kazanılır böyle şeyler. Ama insanın canını dişine takarak çalışması, kendinden ödün vermesi iyi ya da güzel bir şeyi elde etmesini garantilemez. Bu yüzden hayallerinin peşinden koşmak gerçeklerin yönlendirdiği bir hayattan daha zor ve riskli değil midir? Okyanustaki küçük balıklar mı yoksa denizde büyük balık olup da okyanustaki küçük balıklardan kendini büyük görenler mi daha cesurdur? Denizdeki büyük balık olma hayali taşıyan insanlar vardır belki de diyeceğim ama o insanlar da hayal ederken kendilerini kısıtladıklarından okyanustaki büyük balık olmayı hayal etmek yerine denizdeki büyük balık hayalini kuruyorlar.


Çöl iklimi doğal yaşama ortamı olan bir bitkinin onlar yıl yaşaması mı daha anlamlıdır yoksa doğal ortamı çöl iklimi olmayan bir bitkinin çölde geçen birkaç yıllık hayatı mı? Denizde büyük olmayı tercih edip kendileri sanki okyanustaki büyük balık gibi sananlar için soruyorum bu soruyu. Daha okyanusa çıkacak kadar cesaretleri yokken kendilerini çok fazla büyük görmemeleri gerekir.


Bu düşünceler içinde dalıp giderken yine bu düşüncelerin ışık tuttuğu bir sohbette buldum kendimi sevgili dostumla. Hararetli bir konuşmanı ortasında şöyle devam etti sevgili dostum:


- Gerçeklerin yönlendireceği hayatı sana söyleyeyim. Aslında bu bir döngü. Üniversiteyi bitirirsin. Yüksek lisanstı, askerlikti, şuydu, buydu derken bir işe başlarsın. Evlenirsin. Çocukların olur. Onlar büyür. Sen emekli olursun. Sonra eşinle birlikte ölürsünüz. Bu kadar işte.


- Evlilik de bu döngünün ilerlemesi için sadece bir araç değil mi?


- Aynen öyle. Döngü evlenme evresini işaret ettiğinde birini bulursun. Bulamazsan bile evlenme zamanı geldiği için zaten sevsen de sevmesen de önemli değil. Çünkü “evlenme evresi” nin gerekliliği olarak bu amacı gerçekleştirmek üzere birini bulup evleneceksin.


- Sonrasından da hem çalışıp hem de birikim yapmaya başlayacaksın. Daha iyi bir yaşam için…


- Bu uğurda hobilerini yeterince yapamayacaksın, kendine tam olarak zaman ayıramayacaksın. Hayatın çalışma zamanının dışındaki küçücük dilimde ailene ve diğer sorumluluklarına vakit ayırmayla geçecek eğer bu döngüye girersen.


- İnsan hayallerinin peşinden tam olarak olmasa da koşturmalı. Hayatın o döngüsü ise kendi istediği şekilde döndürmeli.


- Hayran olduğum birisi vardı. Adam bir ay boyunca çalışıyor. Parasını kazanıyor ve o bir aylık parasını kimi zaman ülke içi kimi zamanda ülke dışı gezmelerde kullanıyor. İşte geçirdiği zamanın dışındaki zamanlarda ise atlıyor arabasına gidiyor Doğubeyazıt’a. Hem orayı gezmek hem de fotoğraf çekmek için. Sonra bir bakmışsın Hatay’ın tarihi yerlerini gezmeye gitmiş.


- Süper ya.


- Bu arada adam kendi sorumluluklarını da yerine getiriyor ama diğer yandan da insanların girdiği o klasik döngünün dışına çıkıyor. O klasik döngüdeki insan ne yapar?


- Parasını biriktirir. Gelecekte kendini sağlam almak için.


-Gelecekte çok para ya da mülk sahibi olup, onları elde etmek için harcanan zamanı kendine ayıramayan ya da o zamanı sevdiklerine, hayallerine ayıramayan bir insanın yarım kalmışlığı da söz konusu.


Adana’nın o cehennem sıcağı gibi günleri çoktan başlamışken akşamları en azından biraz serin oluyor. Bu serinliğin üzerine soğuk bir şeyler içerken sohbet etmekse daha güzel.


Bir ara ikimizde sustuk. O sırada aklıma hayallerinin peşinden koşturmaya cesaret eden ve başarıyı yakalayan bir insan geldi aklıma: Orhan Veli. Dostumla da paylaştım bunu. Dedim ki:


- Düşünsene, Orhan Veli’nin yaşadığı yıllar (1914-1950) İngilizce bilen ve üniversite tahsili görmüş bir insan. Bu adam istese o zaman göre çok iyi para kazanabilir. Ama adamın edebiyat üzerine hayalleri var. Yaprak Dergisi için ne kadar çok emek verdiler, ne kadar fedalık verdiler Orhan Veli ve arkadaşları. Parasızlık o kadar dayanmış ki kapıya, dergiyi çıkarmak için ceketini satıyor Orhan Veli.


- Hayallerinin peşinden koştuğu için bir süre zorluk çekiyor. Ve bunun üzerine zor durumdayken bile ceketini satarak hayalini gerçekleştirmeye çalışıyor.


Hayallerinin peşinden koşturmasaydı kim bilir belki onu tanıyamazdık bile. O, hayallerinin peşinden koşturarak okyanustaki büyük balık olmayı başaranlardan. Hem rakı şişesindeki balık, hem de okyanustaki büyük balık….


Tüm Bölümler:
{ istenen bölüme gitmek için yazının üzerine tıklayınız }

10 Haziran 2009 Çarşamba

Dertleşme

Kandırmayalım şimdi birbirimizi. Senin de “Ah be” dediğin anlar oluyor. Biliyorum. Zihnin karman çormanken, belki hissetmezsin ama birazcık boşluğa düşsen varırsın farkına. Düştüğün o boşluk özlemlerine yenildiğin, “keşke” diyerekten iç geçirdiğin anlar değil mi? Kalabalıklar içinde yalnız hissetmiyor musun kendini, yalnızlık içinde kalabalık düşüncelerde olmuyor musun? Geçip gidiyor işte zaman. Kimi zaman hüzün getirir kimi zamansa mutluluk. Ama biz alışamadık daha her ikisine de. Her şeyi boş verelim desek ne anlamı kalıyor ki yaşamanın, ne anlamı kalıyor ki yeni güne uyanmanın. Tamam, boş vermeyelim diyeceğim ama bir bakıyorsun hayat boş vermiş bir bakıyorsun en sevdiğim dediğin boş vermiş. Anlamıyorum ki ben. Allah aşkına, sen anlayabiliyor musun? Gelene mi sevineceğiz gidene mi, ölene mi yaşayana mı bilmiyorum artık.


Bizim evin karşı köşesinde kıyafet satan bir Orhan Abi vardı. Abi dediğime bakma, babam yaşında adam nerdeyse. Çok şeker bir oğlu vardı. Baba adamdı Orhan Abi. Çok severdim. Rahmetli olmuş be. Geçen yaz onun dükkânının önünden geçtim de… Başka biri almış dükkânını. O dükkân şimdi televizyoncu mu olmuş, berber mi olmuş… Aman ne olmuşsa olmuş. Var ya Orhan Abi’yi görmeyi çok isterdim. Şimdi o olsaydı çağırırdı. “Gel sana bir çay ısmarlayayım.” derdi. Hiç unutmam, okul çıkmıştım eve gidiyordum. Çağırdı beni yanına. Oğlunu dershaneye gönderecekmiş. Bana da danıştı. Oturduk bir saat sohbet ettik. O sırada kendi öğrencilik yıllarını anlattı. O zamanın koşullarını, küçük kasabamın o zamanki halinden bahsetti bana. O sohbetin tadı damağımda hala. Dükkânının önünden geçiyordum diyordum ya, işte o zaman ağlayasım geldi be. Bizim evi bilirsin. İki yolun kesiştiği köşelerin birinde. Önü açıktı, çaprazı falan açıktı bizim apartmanın. Şimdi önüne de, çaprazına da kocama bir apartman dikmişler. Çocukken erken uyandığım zamanlar sandalye atıp da güneşin doğuşunu izlediğim o balkondan şimdi mineral sıva ile kaplanmış bir beton yığını görebiliyorsun. Bırak insanların hava almasını, şehir bile hava alamaz hale gelmiş. Şehirleşme diyerek, gelişme diyerek bu beton yığınlarını yaptılar ama çocukluğumun o güzel dokusuna da zarar vermişler. Hadi şehre yararı olsa neyse. Bir yararı da yok. Gelişmeymiş. Peh. Affedersin, yanında ağzımı bozuyorum ama sokayım ben böyle gelişmişliğe.


Dağıldık. Çok dağıldık. Her geçen zamanla birlikte daha da dağılıyoruz. Ama ayrılık doğal sonuç. Bu kadar insan her zaman bir arada olmuyor. Bir arada tutulamıyor. Kızıyorum kendime. “Geçmişe çok bağlısın oğlum. Sen de biliyorsun, zaman zaman geçmişe bağlılığı çok abarttığın için yaşadığın günde yeterince mutlu olmuyorsun” diyorum kendime. Ama nasıl bağlı olunmaz geçmişe. Baksan fotoğraflara. Şuna bak şuna. İnci tanesi gibi dizilmişiz. Gözlerimizdeki ışıltıyı görebiliyor musun? Ne kadar tozpembe, ne kadar da güzel gözlerle bakıyoruz hayata. O fotoğrafı çekinirken bilmiyoruz ki ayrılığın ne olduğunu ilk olarak bu fotoğrafa bakarak öğreneceğimizi.


Kederli olmadan, hüzünlenmeden yaşamın farkına varamıyorum ben. Baygın halde olursun da tokat vururlar ya da ne bileyim canını acıtırlar da kendini gelirsin ya. Benim yüreğim biraz acımadan gelemiyorum kendime. Ben konuştum, sen sustun hep. Ama biliyorum ben. Sen de aynılarını hissediyorsun. Bakışlarından belli. Çok iyi biliyorum.

31 Mayıs 2009 Pazar

Özlüyorum

Oturup da şiir yazdığım
Taksim Meydanı'ndaki o duvar,
Dinlenme tesisindeki o bank,
Simit sarayında Eminönü manzaralı o koltuk...
Pierre Loti'den İstanbul'u izlerken şiir yazdığım o masa...
Hala ordalar.
Bense, hepsinden uzakta
Hem onları
Hem de şiir yazmayı özlüyorum

21 Mayıs 2009 Perşembe

Hastane Güncesi { Bölüm 1 }

Bir hastanenin penceresinden izliyorum hayatı. Hava tamamen karardı, herkes sokaklarda. Birçoğu evine gitme derdinde, bir kısmı işine gitmekte, bir kısmının ise dışarıda yapacak işleri, programları var. Herkes hayatın içinde bir yer tutmuş. Yaşıyorlar hayatı. Bense hastalıklı bedenimle sadece izlemekle yetiniyorum; hayatı, insanları, ışıkları, arabaları…

Odama döndüğümde bugüne dair pişmanlıklarım ve yarım kalmışlıklarım geçmişin kapısından içeri doğru bir kez daha girmemi sağlayacak. İçim burkulacak. Refakatçi olarak birinin yanımda kalmaması çok iyi oldu. Eğer bir refakatçi olsaydı yanımda içten içe üzülemezdim kendime. Hüzünlü ortamımda, güzel bir yağlı boya resmi mahveden siyah bir renk kadar işe yarar refakatçi. Hastalığım önemli bir hastalık fakat tedavisi çok kolay. Üç-dört günde serumdu, iğneydi derken geçebilecek bir hastalık. Meşgul doktorlar, eski kız arkadaşıma benzeyen bir başhemşire, nazik ve kibar hemşireler uğruyor odama. Koridora ya da merdivenlere çıktığım zamansa bin bir türlü hastalıkla boğuşan insanlar… Eğer biri hastalığını sevmek istiyorsa bu isteğinin yerine gelmesi için koridora çıkıp göz atması yeterli olacaktır. En az bir kişinin mutlaka çok daha kötü bir hastalığı olacaktır. Koridorların hakimi refakatçiler. Kiminin çocuğu, kiminin eşi, kiminin annesi hasta. Sevdiklerinin hastalığından ötürü onlar da geçici bir süreliğine hayatı izlemek zorunda. Onlar da kendi aralarında birer hayat kurmuşlar aslında. Koridorlarda uzayıp giden konuşmalar, ikram edilen yiyecekler, beraber içilen çaylar olmasa onlar için daha da çekilmez olurdu hastane. “ Sizin hastanızın nesi var? “ diye başlayan tanışmalar zamanla birçok muhabbetin yapılmasını sağlıyor.

Burnumun iç kısmının çevresinde oluşan iltihap yüzümü gerdiği için birazcık acı çekiyorum. Saat 22:00. Işıkları kapattım. Televizyon izliyordum. Sıkıldım, onu da kapattım. Karanlık bir odada penceremden odaya vuran şehir ışıklarının altında ağlayıverdim. Çaresizlik. Keşke çaresizliklerim sadece ve sadece şu an hasta olup da bir şey yapamamakla sınırlı kalsa. Uzun zamandan beri şu an hastanedeki gibi esaslı bir şekilde kendimle baş başa kalmamışım hiç. Garip şeyler düşünüyorum. Film şeridi şeklinde geçmiş zamanlar canlanıp akıyor gözlerimin önünden. Bir şeylere ya da birilerine özlem duyuyorum ama tam olarak nelere ya da kimlere özlem duyduğumu bilemiyorum. Önceden bir insanın çok istediği bir şeyi elde edememesi en kötü ruh haline yol açar derdim. Bir süre sonra bir insanın hak ettiği bir şeyi elde edememesi çok kötüymüş bunu fark ettim. Bazı şeyleri elde etmek için birden fazla fırsatımız olabilir ama sadece bir defa fırsatımızın olduğu bir şeyi hem de hak etmişken elde edememek ne kadar da kötü bir durumdur. Boşluk. Koskoca boşluktur artakalan. Eski parke taşlar döşeli bir yol geçerdi eski evimizin önünden. Apartmanın bahçesinde oynardım. O günleri özledim. Karşı komşumuzun yaştım olan bir kızı ve benden üç dört yaş büyük oğlu vardı. Onların yanında çok eğlenirdim. Onların o zamanki hallerini özledim. Yaylada tepelerden gelen küçük su akıntılarının önünü kumla kapatmaya çalışıp yaptığımız setin yıkılmaması için uğraşırdık. Su bizi her defasında yenerdi ve yenilmek kelimesi böyle zamanlar çok güzeldi. Oyunun adına da “cuvvvv” demiştik. O oyunu oynadığımız arkadaş ve akrabalarla bir araya geldiğimizde bilirim ki herkes o oyunu oynamayı çok özlüyor. Bahsi geçtiği zaman herkesin yüzünde tebessüm… Babamın aldığı oyuncak tabanca hala aklımda. Fener Cimbom maçında bir bakkala girip Fener’ in yeniyor olduğunu öğrendiğimde sevinmem sonucu bakkal amcanın bana bir kutu kola hediye etmesi de aklımda. Bana “Futbol sana ne kazandır ki?” diye eleştirel bir soru geldiğinden gururla söylüyorum “Bir adet kutu kola. Hem de Fener’ in Cimbom’ u yenmesinin şerefine.”


Hastanede yatıyor olmak demek zaman tüneline girmek demekmiş benim için. Bunu da yeni fark ettim. Daldan dala bir o anıdan bir bu anıya atlayıp iç geçirdikten sonra elim telefona gidiyor. Aramak istediğim ismi rehberden buluyorum. Arama tuşuna basıyorum. Telefon çalmadan aramayı iptal ediyorum. Kararsızım. Arasam mı? Aramasam mı? En iyisi aramayayım. Aramayı çok istiyorum ama olmaz, arayamam. Telefonu sessize alayım bari. Vazgeçtim almayacağım. Beni bu saatte sadece o arardı. E o da aramayacağına göre telefonu sessize almışım ne işe yarar. Bir kenara fırlatıp atıyorum telefonu.


Kapı açıldı birden. Lambaları yaktılar. Saat 03:18’ i gösteriyor. Bir sürü konuşma... Biri başhemşire olmak üzere beş tane hemşire geldi. Uykudan uyanmışım, karanlıkken ışık yanmış, beş tane hemşire bir anda yanımda bitip bir şeyler konuşuyorlar bir şeyler yapıyorlar. O an sanki ölecekmişim gibi geldi. Neden bu kadar çok hemşire gelir ki gecenin bir vakti? İlginç. Başhemşire yatağın ayakucum tarafına asılmış dosyayı incelerken biri tansiyonuma, biri nabzıma, diğeri ateşime bakıyor. Öbürü de ilaçlarımı hazır ediyor. “Özel hastanede yatmak da ne kadar güzelmiş” diyorum. Ateşime bakmak için bir de başhemşire geliyor yanıma. Ateşime bakarken çok daha iyi inceleme fırsatı inceliyorum onu. Hakikaten de ona benziyor. Yüzünün her bir noktası onu andırıyor. Bu benzerlik benim için iyi bir şey mi yoksa kötü mü bunu bilmiyorum. Onun aklıma gelmesi her zaman iyiliğe işaret değildir çünkü. Aklıma geldiği zaman üzülüyorum genelde. Başhemşire ona benzemiyor da yoksa ben hasta olduğum ve çok daha duygusal bir hale geldiğim için ben mi bir benzerlik kuruyorum acaba? Belki de böyledir.


Hemşireler çıkarken odanın ışığını kapattırıyorum................


{ Devamı Gelecek }

------------------------------------------------------------------------

17 Mayıs 2009 Pazar

Dertler, Uykusuzluklar vs.


Bilinmezliklerle sürüp gidiyor hayatımın büyük bir parçası. Hoş, bilinmeyenler ile ilgili fazla soru sormuyorum kendime ama düşündüğüm kadarı bile yetiyor bazen beni üzmeye, bıktırmaya ve canımı sıkmaya. Geleceğe dair sorular ve kaygılar bugünü rahatça yaşamamı engelliyorlar. Galiba en küçük şeyleri bile kendine dert edinen kafasına takan bir insanım. Bazen ne kadar umursamaz olsam da bazen de aşırı derecede duyarlı oluyorum bazı şeylere. O şeyler istediğim gibi olmayınca dert yapıyor bende. Uykularım kaçıyor, gözlerim soru işaretleriyle dolu bakışlar atıyor, karşımdaki insanları dinler gibi görünüp kendi düşünce âlemimde bir oradan bir buraya yol alıyorum kendi çıkmazımdan kurtulmak, zincirlerimi kırmak ve huzura varmak adına ama beyhude. Ben ne kadar gerektiğinden fazla dert edinirsem edeyim bir yararı olmuyor. Beyhude dertlenmeler oluyor, beyhude uykusuzluklar… Ben de biliyorum tabiî ki dert edilmesi gereken şeyler gerektiği kadar dert edilmeli. Ama bunu kendime ne kadar dinletebilirim ki? Esas iş bunları uygulamakta yatıyor. Bu arada dert edinme derken buradaki derdim sen ve senden kaynaklı şeyler değil. Kendi günlük dertlerimden bahsediyorum ben burada. Bu dertleri her ne kadar pek dillendirmesem de senle konuşurken de yansıyor konuşmalarıma, davranışlarıma. Geleceğe dair gündelik dertleri fazla kafaya takarak bugünü doğru dürüst yaşayamıyorum. Uykularım kaçıyor, sürekli düşünce halinde oluyorum ve karşımda bir insan konuşurken ben kendi dünyamın çıkmazlarında boğuşuyorum. Hem de karşımdaki insana bakarken gözlerim görmez, kulaklarım onu işitir gibi dururken işitmez bir vaziyetteyken. Biliyorum tabi ki bu kadar kafaya takmaya değmez. Ama elde değil ki? Kısa bir süre sonra yine “Geçende bu kadar kafaya taktım. Ulan ne kadar da saçma bir durumdu” diyeceğim.